Hastalıklar & Videolar

Meme Hastalıkları

Meme şikayet ve hastalıkları sıkça karşılaşılan durumlardır. Meme kanserinin sıklığı nedeniyle, meme ile ilgili problemler hasta tarafından tedirginlikle karşılanır. Ancak meme şikayetlerinin ve bulgularının ancak küçük bir kısmı kanserle ilişkilidir ve böyle bir durumda, teşhisin erken konulması önemlidir.

Meme ile ilgili sıkça karşılaşılan durumlar; iyi huylu meme kitleleri, meme başı akıntıları, meme apsesi ve meme kanseridir. Meme, süt kanalları, bağ dokusu ve meme dokusundan oluşan bir organdır. Adet döneminden önce ve bazen adet süresince memelerde hassasiyet, ağrı ve şişkinlik hissedilebilir. Bu, meme dokusunda sıvı toplanmasına ve vücuttaki hormon seviyelerine bağlıdır ve normaldir. Ancak ele kitle geliyorsa ve bir dahaki adet dönemine kadar geçmiyorsa en kısa zamanda meme muayenesi amacıyla doktora başvurulmalıdır.

Meme kanseri memede ele gelen bir kitle olarak kendini belli eder. Ancak, memede ele gelen her kitle kanser olmayıp, bunların %85’i iyi huyludur. Bir kitlenin kanser olup olmadığının ayırımını, uzman bir doktor yapabilir. Her ay kendi kendine meme muayenesi yapan, yıllık meme muayenesi için doktoruna giden ve uygun yaş ve risk gruplarında (en önemli risk faktörü ailede meme kanseri olmasıdır!) yıllık mamografi kontrolü yaptıran kadınlarda erken meme kanserini yakalamak ve tanı koymak daha kolaydır.

Meme apseleri, genellikle emziren kadınlarda olmakla birlikte, her kadında görülebilir. Emziren kadınlarda emzirme aralıklarının uzamasıyla memede süt birikimi olabilir ve bu iltihaplanabilir; ya da meme başındaki çatlaklardan bakteriler girerek meme apsesine yol açabilir. Apse, memede hassasiyet, meme dokusunda sertleşme, kızarıklık ve ağrıya yol açar.

!DiKKAT: Memesinde o zamana kadar olmayan bir değişiklik fark eden kişi, kendi kendine bir teşhis koymaya çalışmamalı, konunun uzmanı olan bir doktora başvurmalıdır.

!YAPIN: Kendi kendinize meme muayenesi yapabilirsiniz, dikkat edilmesi gerekli noktalar: Memede kitle, meme başından akıntı, ciltte çekilme ya da içe göçüklük, meme başında çekilme, meme başının etrafindaki ciltte pullanma, tahriş, cilt renginde ve görünümünde değişiklikler, “portakal kabuğu” gibi hissetme, memede şişme, kızarıklık ya da ısı artışıdır.

Daha fazla oku...

Safra Kesesi Hastalıkları

Safra kesesinin en bilinen ve sık gözlenen hastalığı safra kesesi taşlarıdır. Tesadüfen yapılan ultrasonografilerde veya mide ağrısı ve yanma şikayeti ile doktora giden hastalarda da tetkik esnasında bulunabilmekteyse de en sık rastlanan bulgusu yağlı ve ağır bir yemeği takiben (genellikle akşamları) başlayan şiddetli karın ağrısıdır. Ağrının 6 saatten uzun sürdüğü, ateş gibi enfeksiyon bulgularının eşlik ettiği hastalarda hastaneye yatırılarak tedavi gereksinimi vardır. Bulguların daha hafif olduğu hastalar ayakta takip edilebilir. Önerilen tedavi hastada bir rahatsızlık yaratıyorsa safra kesesinin laparoskopik (kapalı ameliyat, kansız ameliyat) yöntemle alınmasıdır. Safra kesesi taşlarında eritme tedavisi böbrek taşlarının aksine etkili bir yöntem değildir. Ciddi atak geçiren hastalarda bulguların iyileşmesi amacıyla 8-10 hafta beklendikten sonra ameliyat uygulanması seçilebilecek yöntemlerden birisidir.

!DiKKAT: Safra kesesinde taşı olan hastaların aynı zamanda ülser veya gastrit şikayetleri de bulunabilir. Hastanın yakınması bu gastrit veya ülsere bağlı olmasına rağmen yanlışlıkla safra kesesine bağlanması ve bu problemler tedavi edilmeden hastanın ameliyata alınması, ameliyat sonrası hastanın şikayetlerinin azalmasından çok artmasına neden olacaktır.

Safra kesesi rahatsızlığı olan hastaların ağır yağlı yemekler, kızartmalar, yumurta ve çikolata atak geçirmelerine neden olabilir. Ameliyat öncesi bu yiyeceklerden kaçınılması önemlidir.

Daha fazla oku...

Gaz ve Büyük Abdest Kaçırma (Gaz – Gaita İnkontinansi)

Kişinin sosyal olarak uygun zaman ve yer bulana kadar dışkılama veya idrar ihtiyacını kontrol edebilmesine kontinans denir. Anal inkontinans, istemsiz olarak gaz ve/veya gaita kaçırılması yani gaz ya da gaitanin kontrol edilememesi ile karakterli bir hastalık grubudur.

Toplumda çeşitli derecelerde oldukça yaygın olduğu düşünülmektedir. Gizlenme eğilimi nedeniyle kesin rakamlar verilmesi zordur. Ancak, yabancı kaynaklarda örneğin bakımevlerinde yaşayan yaşlılarda %10’un üzerinde sıklıklara ulaştığı bilinmektedir. Ülkemizde bu sıklığın özellikle çok doğum yapmış orta yaş üzeri bayanlarda %18-20’lerde olduğu tahmin edilmektedir.

Anal inkontinans sonuçta hayatı tehdit edici bir hastalık olmamasına rağmen kişinin hayat kalitesini son derece olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Hasta kendini sosyal yaşamından uzaklaştırır. Devamlı altına kaçırma korkusu nedeniyle arkadaş toplantılarına katılmayı reddeder, mecburen gittiği yerlerde ise devamlı bir endişe halinde kapıya en yakın noktaya oturma gayreti içerisindedir. Batı toplumlarından farklı olarak gaz ve büyük abdest kaçırma ibadeti de engelleyen bir problemdir.

Çok çeşitli nedenlere bağlı olabilmektedir. Çok sayıda ve zorlu doğum hikayesi olan kadınlarda doğum sonrası hemen ortaya çıkmasa dahi, ileri yaşlarda gaz-gaita kaçırma şikayetleri gelişebilmektedir. Bunun nedeni, zor doğumlar sırasında makat bölgesinde bulunan tutucu kaslarda ya da bu kasların sinirlerinde zorlanmaya bağlı yaralanmalardır. Daha önce hemoroid ameliyatı, fistül ameliyatı, anal fissür ameliyatı gibi ameliyatlar geçirmiş olanlarda ameliyatta sfinkter kaslarının uygunsuz tarzda kesilmesine bağlı olarak ameliyattan hemen sonra ya da seneler sonra gaz-gaita kaçırma şikayetleri gelişebilmektedir. Bunlar dışında; kolit tarzı hastalıklar, kronik kabızlık (konstipasyon), tümörler ya da bazı nörolojik hastalıklara bağlı olarak da gaz-gaita kaçırma şikayetleri gelişebilir.

TANI: En önemli aşama, hastalığın nedenlerinin ve derecesinin tam olarak saptanmasıdır. Öncelikle, gaz-gaita kaçırmanın derecesinin yani ciddiyetinin objektif olarak kaydedilmesi gereklidir. Böylelikle, daha sonra uygulanacak tedavilere yanıtın ne ölçüde olduğu da sayısal olarak belirlenebilecektir. Bu amaçla tarafımızdan Wexner ya da Miller skorları kullanılmaktadır. ikinci aşamada hastalığın nedeninin tam olarak saptanması gerekir. Bunun için anal ultrasonografi, pudendal sinir ölçümleri (PNMTL) ve anal manometrik incelemeler yapılır. Bu incelemelerin eksiksiz yapılması ve konunun uzmanları tarafindan doğru yorumlanmaları zorunludur.

TEDAVİ: Anal inkontinans tedavisinde yüksek başarı sağlanması mümkündür. Ancak bunun için yukarıda kısaca tanımlanan tetkiklerle hastalığın nedenleri ve derecesinin iyi saptanmış olması zorunludur. Doğru tanı ve derecelendirme çerçevesinde, inkontinans nedeninin kaslardaki yırtılmalar ya da yetersizlik ve/veya bu kasların fonksiyonunda rol oynayan sinirlerde harabiyet olması noktaları aydınlatılır. Kas ve/veya sinirdeki yapısal ya da fonksiyonel bozuklukların tam tespiti sonrası uygun tedavi şekillendirilir. Tüm bu aşamalarda hastaya ayrıntılı bilgi verilmelidir. Erken evre vakalarda ve özellikle sinir harabiyetine bağlı kaçırma olgularında; pelvik taban egzersizleri, biofeedback gibi özel tedavi yöntemleri uygulanır. Kaslarda yırtılmanın saptandığı durumlarda ise genellikle cerrahi yaklaşımla bu hasarın onarılması ile yüz güldürücü sonuçlar elde edilebilmektedir.

Sebebi ne olursa olsun, özel bazı dietler, görsel/işitsel destekli özel egzersizler, elektrofizyolojik bazı sinir stimulasyonlari (akapunktur benzeri) tekniklerle tüm hastalarda kayda değer gelişmeler sağlanabilir.

Özellikle son yıllarda ameliyat yapılmaksızın, çeşitli sinir uyarıları verilmesi ile makat bölgesi kaslarının tekrar fonksiyon görmeye başlaması ve kişinin tutma eğitiminin alması ile hastalarda son derece olumlu gelişmeler sağlanmaktadır. Sonuçta tedavideki başarı ile hastada tekrar “topluma geri dönüş”, “kendini normal hissetme” en önemli noktalardır.

Daha fazla oku...
Prof. Dr. Ahmet Karamercan - Kanser ve Ozon Tedavisi

Prof. Dr. Ahmet Karamercan – Kanser ve Ozon Tedavisi

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi A.D. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Karamercan Kanser ve Ozon Tedavisi ile ilgili açıklama yapıyor ve soruları cevaplıyor.

Kanser ve Ozon Tedavisi

Oksijen eksikliği, kanserin yayılmasını kolaylaştıran faktörlerden birisidir.
Kanser hücreleri, oksijen açısından zengin bir ortamda varlıklarını sürdüremediğinden, yeterli oksijen sağlanırsa, tümör hücrelerinin öldüğü tespit edilmiştir.

Ozon tedavisinin, direkt tümör hücrelerini yok edici etkisi yanında, bağışıklık sistemini güçlendirici, kemoterapi ve radyoterapinin yan etkilerini engelleyici etkisi de vardır.

Daha fazla oku...
Prof. Dr. Ahmet Karamercan - Ülseratif Kolit ve Ozon Tedavisi

Prof. Dr. Ahmet Karamercan – Ülseratif Kolit ve Ozon Tedavisi

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi A.D. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Karamercan Ülseratif Kolit ve Ozon Tedavisi ile ilgili açıklamaya yapıyor ve soruları cevaplıyor.

Ülseratif Kolit ve Ozon Tedavisi

“Sebebi net olarak bilinmeyen bir inflamatuar bağırsak hastalığıdır. Genetik, otoimmün ve alerjik nedenler ileri sürülmektedir. Hastalık en sık rektumda yerleşir, bazen tüm kalın bağırsağı tutabilir. Bağırsağın mukoza ve submukoza tabakalarını tutan hastalık bağırsak mukozasında harabiyete yol açar, ülserler gelişir ve ülserler arasında yalancı polip görünümleri ortaya çıkar.

Hastalık dönemsel olarak aktive olur ve yatışır, hastalıklı ve sağlıklı dönemler birbirini takip eder. En sık rastlanan şikayet gece gündüz devamlı olan kanlı ishaldir. Ateş, karın ağrısı ve zayıflama olur. Kalın bağırsak dışında diğer organ ve sistemlerde de rahatsızlıklar görülebilir. Anorektal bölgede fistül ve apseler, karaciğer, safra kesesi ve eklem hastalıkları ile göz rahatsızlıklarına yol açabilir.Hastalığın uzun dönemde kansere yol açtığı bilinmektedir.25 yıl boyunca ülseratif kolit nedeniyle takip edilen bir hastada kolorektal kanser gelişme ihtimali %25-30 iken , 30 yılda bu oran %35’e ve 40 yılda %65’e çıkmaktadır.

Hastanın öyküsü, fizik muayenesi ve proktosigmoidoskopi – kolonoskopi (ışıklı aletler yardımı ile yapılan kalın bağırsak incelemesi) ile tanı konulur. Hastaların %86’sında antinötrofil stoplasmik antikor (pANCA) yüksek oranda bulunur. Hastalığın başlangıç evrelerinde ve komplikasyon bulunmayan vakalarda medikal tedavi uygulanır. Akut hastalığı olanlarda total parenteral beslenme ile barsak istirahate alınmalı, gerekirse kan ve kan ürünleri verilmelidir. Sistemik veya lavman yoluyla steroidler kullanılabilir. Sulfosalazin, sükralfat, immün süpresif ilaçlar, antidiareikler tedavide kullanılan diğer ilaçlardır. Diyette süt, meyve gibi bağırsak hareketlerini artıran maddeler kısıtlanırlar.

Hastalığın ileri evrelerinde kanama, bağırsakta delinme veya kanserleşme olduğunda cerrahi tedavi uygulanır. En çok uygulanan ameliyat total kolektomi (tüm kalın bağırsağın çıkarılması) + ileoanal anastomoz (ince bağırsağın anüse birleştirilmesi) veya ileal poş uygulamasıdır.”

 

Daha fazla oku...
Safra Kesesi Hastalıkları - Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Safra Kesesi Hastalıkları

Safra kesesi karaciğerin alt yüzüne yapışık konumda bulunan ve armut şekline benzer bir organdır. Temel görevi, yemek yenmediği dönemlerde karaciğerden salgılanan safranın içerisinde bir depo gibi biriktirilmesi ve konsantre hale getirilmesidir. Daha konsantre hale gelen safra yemek yenildiği dönemlerde ince barsaklara salınarak etkili olur.

Safra kesesi taşları ise özellikle kolesterol ve pigment adı verilen maddelerin safra kesesi içerisinde çökelmesi ile oluşur. Safra kesesi taşları, kadınlarda, 40 yaş üzerinde, kilolu ve çok çocuk doğurmuş, açık tenli bayanlarda özellikle sık görülür ki bunlar 5 özellik olarak bilinir. Ancak safra kesesi taşları erkeklerde, gençlerde, zayıf ve esmer kişilerde de görülebilmektedir.

Safra Kesesi Hastalıkları - Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Safra Kesesi Hastalıkları – Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Safra kesesinde taş bulunması hastaya tüm yaşamı boyunca ≈%90 ihtimalle bir problem yaşama riski getirir. En belli başlıcaları: akut kolesistit (safra kesesinin ani iltihablanması), safra taşlarının safra kanallarını tıkaması sonucu gelişen sarılık, yine pankreas bezinde meydana gelen ve ölümcül sonuçlara yol açabilen pankreatit bunlardan sadece bir kaçıdır. Safra kesesi kanserlerinin hemen tamamı (%95) safra kesesi taşları ile birlikte görülürler. Her ne kadar aralarındaki ilişki net olarak ispatlanmış olsada bu kadar sıklıkla birlikte görülmeleri dikkat çekicidir.

Safra Kesesi Hastalıkları - Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Safra Kesesi Hastalıkları – Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Safra kesesi taşlarının en sık bulgusu özellikle yemeklerden sonra başlayan karnın sağ üst tarafında dolgunluk, ağrıdır. Ağrı sağ omza ve sırta yayılabilir. Pankreatit gibi bir ek hastalık ortaya çıktığında ağrının karekteri değişir sırtın orta kesimlerine doğru yayılır. Çikolata, yumurta, yağlı yiyecekler ve kızartmalar ağrıyı belirgin ölçüde tetikleyen yiyeceklerdir. Çoğu hasta uzun yıllar gastrit, eklem romatizması, kalp rahatsızlığı gibi tanılarla tedavi alırlar.

Safra Kesesi Hastalıkları - Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Safra Kesesi Hastalıkları – Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Tanıda Karın Ultrasonografisi yeterlidir (%98 oranında sonuç verir).

Safra kesesi taşları, yapısı ve safra kesisinin özellikleri dolayısı ile böbrek taşlarından çok farklıdır. Dolayısıyla tedavilerinde kırmak, taşları almak veya eritmek gibi yöntemler kullanılmaz. Tedavide tüm dünyada ve ülkemizde altın standart “Laparoskopik Kolesistektomi”dir. Karın bölgesine genellikle 4 adet 0.5 – 1cm genişliğinde delik açılır ve buradan giren ince aletler yardımı ile operasyon gerçekleştirilerek safra kesesi dışarı alınır. Bu operasyon son derece güvenli ve konforlu bir girişimdir. Hasta genellikle 6-8 saat sonra gıda almaya başlar, ertesi gün taburcu olur ve 7-10 gün içerisinde normal günlük yaşantısına döner. Her hangi bir sorunla karşılaşılması durumunda açık operasyona geçmek her zaman mümkündür  ancak bu deneyimli cerrahlar tarafından gerçekleştirilen operasyonlarda ≈%1  oranında  yaşanmaktadır. Başlıca neden daha önceden karın ameliyatı geçirmiş olan veya birkaç kez taşa bağlı iltihaplanma yaşamış hastalarda açık operasyona geçme daha sık yaşanan bir problemdir.

Safra Kesesi Hastalıkları - Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Safra Kesesi Hastalıkları – Prof. Dr. Ahmet KaramercanSafra Kesesi Hastalıkları - Prof. Dr. Ahmet KaramercanSafra Kesesi Hastalıkları – Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Daha fazla oku...
Tiroid Bezi Hastalıkları - Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Tiroid Bezi Hastalıkları

Tiroid bezi boynun ön tarafında, soluk borusunun hemen önünde yer alan bir iç salgı bezidir. Bölgesel olarak ses tellerini hareket ettiren sinirler ve vücudun kalsiyum dengesini sağlayan paratiroid bezleri ile yakın komşuluk halindedir. Bu komşulukları nedeni ile operasyonu son derece özellik göstermektedir.

Tiroid Bezi Hastalıkları - Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Tiroid Bezi Hastalıkları – Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Tiroid bezi hastalıkları toplumda son derece sık görülür. Genel olarak bu hastalıklar:

  1. Tiroid hormonu salgılama bozuklukları ( yetersiz veya fazla salgılama). Hipotiroidi (Tiroid tembelliği), Hipertiroidi (zehirli guatr) bu grupta incelenen hastalıklardır.
  2. Tiroid bezinin büyümesine bağlı soluk borusu ve diğer önemli boyun yapılarını sıkıştırmasına bağlı gelişen rahatsızlıklar
  3. Tiroid nodülleri
  4. Tiroid kanserleri

olarak sınıflandırılabilirler.

Tiroid Bezi Hastalıkları - Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Tiroid Bezi Hastalıkları – Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Tiroid hastalıklarında tedavinin ilk aşaması, tiroid bezinin fonksiyon-larının ortaya konulmasıdır. Özellikle hipertiroidi (zehirli guatr) varsa antitiroid ilaçlar ismi verilen ilaçlarla fonksiyon normale döndürülür. Hipotiroidizm varlığında ise dışarıdan tiroid hormonu vermek gereklidir.

Tiroid hastalıklarında ameliyat:
  1. Hipertiroidi ile seyreden toksik multinodüler veya nodüler guatr ile Graves hastalığında
  2. Tiroid bezinin büyemesine bağlı boyunda bası bulgularının olması ve kozmetik gereksinim olması durumunda
  3. Tiroid kanseri şüphesi bulunması durunda endikasyonu bulunmaktadır.
Tiroid Bezi Hastalıkları - Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Tiroid Bezi Hastalıkları – Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Daha fazla oku...
Hemoroidal Hastalık - Prof. Dr. Ahmet Karamercan

Hemoroidal Hastalık

“Hiç kimsenin hemoroidden öldüğünü görmedim ama hemoroid nedeniyle filozof olan pek çok hasta tanıdım” (A.Karamercan-2016)

Gastrointestinal sistem ağızdan anüse kusursuz farklılaşmış bir yapıdır. Sistemin sonlandığı çıkış noktasında bulunan anüs özelikle benign hastalıkları açısından toplumda ciddi şikayetler yaratan bir bölgedir. Perianal bölgenin benign hastalıklarının başında, Latince “kan” ve “akmak” kelimelerinden türetilmiş hemoroidal hastalık gelir.

Ortalama toplumun %5’inin etkilendiği düşünülen bu hastalıkla başta aile hekimleri olmak üzere hekimliğin birçok branşı karşılaşır ve tanısı dışında özellikle ayırıcı tanısı açısından dikkatli ve özenli olunmalıdır. Hemoroidal venler gerçekte yastık ve tıkaç görevini üstlenmek üzere farlılaşmış arteriovenöz yastıkçıklardır.
Etraf stromalarını oluşturan bağ dokusu deformasyonu temelinde başlayan hastalık kanama ve ağrının öncelikli olduğu bir “huzursuzluk” durumu yaratır. Olay birçok vakada bir hafta ila bir ay arasında herhangi bir tedavi uygulanmasa dahi yatışır.

Nadiren kanamaya bağlı anemiler görülse de insanlık tarihi kadar eski olan bu hastalığın kendi kendini sınırlayıcı özelliği unutulmamalıdır.
Tedavide akut semptomların rahatlatılmasını takiben atakların tekrarlarının önlenmesi asıl amacı oluşturur. Hastalığın görülme sıklığı nedeniyle, hekim dışında akla gelebilecek herkes bu hastalıkla ilgili önerilerde bulunur ve “bitkisel” adı verilen tedavi ürünleri pazarlar.
Bu nedenle %95’i doktora başvurmadan tedavi olmaya çalışan bu hastalara,incitmeden akılcı bir yaklaşımda bulunmak hekimin en önemli görevidir.

Hastalığın ayırıcı tanısında dikkatli olunmalıdır. Hastanın “utanma duygusu”arkasına sığınılarak rektal tuşeyi içeren muayene yapılmadan hastaya tedavi verilmesi veya önerilerde bulunulması ne yazık ki pratik hayatta karşılaşılan bir uygulamadır.
Bu nedenle atlanacak bir perianal bölge veya rektum kanserinin hastanın hayatını etkileyecek bir malpraktis olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

ANATOMİ VE FİZYOLOJİ

Hemoroidler anal kanalda dentate çizgi proksimalinde sol lateral, sağ anterolateral ve sağ posterolateral olmak üzere 3 ana lokasyonda bulunan vasküler yastıkçıklardır.
Bu tanımlamada kullanılan “saat kavramı” hastanın pozisyonuna (dizdirsek, litotomi veya yan dekübit) göre değişebileceğinden günümüzde terkedilmiş olup kullanılması önerilmez. Yapısal anlamda epitel tabakasının hemen altında yerleşmişlerdir ve direkt arteriovenöz kominikasyon özelliği taşırlar(Resim 1).
Anal kanalın venöz drenajını sağlayan bu venöz yastıkçıklar; defekasyon esnasında ıkınma ve artan intraabdominal basınçla sert ve şekilli gaitanın son derece hassas ve non-kretinize anal kanal epiteline zarar vermesine engel olan süspansörler olarak görev yaparlar.
İstirahat durumunda ise tıkaç fonsiyonu görerek kontinansın sağlanmasında %15-20 oranında etkin olurlar.

 

PATOFİZYOLOJİ VE ETİYOLOJİ

Hastalığın patofizyolojisinde en kabul gören teori; fibroelastik stromanın ilerleyici dejenerayonuna bağlı oluşan prolapsus ve venöz dönüş bozukluğudur. Bu patogenezin daha etkili olduğu tip internal hemoroidlerdir. Ancak bağ dokusu dejenerasyonu yaşla birlikte tüm insanlarda görülmesine karşın hastalık bazı bireylerde ortaya çıkmaktadır.

Dolayısı ile hastalığın oluşumunda stromal dejenerasyon temel noktayı oluştursa da etiyolojik açıdan, ailevi yatkınlık, aşırı ıkınma, yetersiz lif alımı ve tuvalette uzun zaman geçirme gibi birçok faktör hastalığın ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
7-9 Akut ataklar esnasında ven-öz yapılarda distansiyon, staz ve pıhtı formasyosyonu, örten mukozada iskemi, takiben kanama ve etraf stromada inflamasyon ve ödem hastalığın mutlak bileşenleridir. Ancak hastada izlenen semptomların şiddeti prolapsusun derecesi ile korele değildir.

TANI

Hemoroidal hastalıkta hasta defekasyon esnasında veya sonrasında kanama, anüs çevresinde şişlik, meme veya dolgunluk ya da anal bölgede ağrı şikayetlerinden biri veya birkaçı ile hekime başvurur.
Hekim ne kadar deneyimli olursa olsun hastanın sadece şikayetlerini dinleyerek “perianal bölgenin benign hastalıklarının” dahi birbirinden ayrılması mümkün değildir.
Hastaya uygun pozisyon verilerek perianal bölgenin görülmesi ve takiben rektal tuşe yapılması hastalığın tanısında değişmez ve mutlak birinci basamaktır.
İnternal hemoroidler dentate çizgi referans alınarak prolapsusun derecesine göre evrelenirler. Ancak hasta semptomlarının ciddiyeti ile evre her zaman uyumlu olmayabilir.
Ayırıcı tanıda perianal bölgede ağrı, kanama, şişlik ve akıntı yapabilecek tüm patolojiler gözden geçirilmelidir. Bunların içerisinde pururitis ani, anal fissür, anal kondillomlar, rektal prolapsus, perianal fistül ve abseler öncelikle ayırt edilmesi gereken ve tedavi stratejileri tamamen farklı patolojilerdir.

Şüphesiz bu bölgenin maligniteleri ki başta rektum kanseri ve anal kanal primer maligniteleri (malign melanom, squamoz hücreli kanser) göreceli olarak benign hastalıklara oranla çok daa az görülmelerine rağmen hastanın hayatını etkileyecek teşhislerdir.
En ufak bir şüphede genel cerrahi veya gastroenteroloji uzmanına hastayı refere etmek gereklidir. Tanı aşamasında bir diğer nokta hastanın imkan varsa proktolojik bir masada ışık kaynağı eşliğinde flüt ağızlı şeffaf anaskoplarla muayenesi değerlidir.
Gerek hastanın anitis oranının değerlendirilmesi gerekse yandaş problemlerin gözlenmesi açısından cerrahi polikliniklerinde çalışan hekimlerin bu tür bir ortam oluşturma gayreti içerisinde bulunmaları önerilir

TEDAVİ

Hastalığın kendi kendini sınırlayabilen ve remisyonnüks döngüsü içerisinde seyreden bir natür sergilediği unutulmamalıdır.
İki kısımda incelenebilir.
1. Konservatif tedavi yaklaşımları
2. Girişimsel tedaviler Konservatif tedavide yeterli su ve lifli yiyeceklerin tüketilmesi, tuvalet alışkanlığının düzenlenmesi ve sıcak su banyoları temel önerilerdir.Lifin artırılması anlamında salata ve zeytinyağının öğünlerde bulunması, ciddi anlamda kabızlığın önlenmesi ve gaita kitlesinin artmasına yardımcı olur. Bu anlamda kullanılan diğer bir ürün karnıyarık otudur (psylliumhusks fibre). Psyllium destekleri ile yapılan bir çalışmada 6 hafta kullanım sonrasında defekasyonla provake hemoroidal kanamaların %92, ağrının %96 oranında azaldığı, placebo ile karşılaştırıldığında bu oranların %56 ve %68 olduğu görülmüştür.

Klinik etkinliği görülmüş diğer bir lifli ürün ülkemizde de bolca bulunabilen ebegümecidir(Malva sylvestris). Protein ve C vitaminince zengin olan bu bitki yapısında bulunan Astrenjan (organik dokuları sıkıştıran yahut daraltan) maddeler sayesinde ödem ve kanamanın hızla azalmasına yol açmakta, %15-20 oranında içerdiği laksatif maddeler sayesinde de kabızlık önleyici etki göstermektedir.
7-10 gün taze veya pişirilmiş formda düzenli tüketildiğinde hastalığın semtomlarının belirgin gerilediği klinik olarak izlenmiştir. Oturma banyosu (Sitz bath) ılık suda hastanın 5-10 dakika oturmasının tanımlandığı bir işlemdir. Hastaların rahatlaması açısından değerlidir.
Medikal anlamda tedavide topikal ve oral kullanılan ajanlar mevcuttur. Topikal ajanlar değerlendirilirken dikkat edilmesi gereken en önemli nokta içeriklerinde steroid bileşiklerinin bulunup bulunmamasıdır.
Steroid içerikli bileşikler hastalarda hızlı antiinflamatuar etki gösterir ve hızlı bir rahatlama sağlarlar. Ancak perianal bölge derisinde incelme gibi bir takım etkileri nedeniyle dikkatli kullanılmalıdırlar. Genel anlamda bu ajanlar hastaların semtomatik rahatlamalarını sağlarlar yani tedavi edici etkileri sınırlıdır.5
Oral kullanılan 3 preparat mevcuttur Mikronize flavonoid (DaflonR) Okserutin (VenorexR) Kalsiyum dobesilat (DoxiumR) Her üçünün de kullanımına ait literatürde çok sayıda inceleme bulunmaktadır.
Hekimin tecrübesi ve klinik deneyimi hemoroidal hastalığın akut ve kronik döneminde bu ajanların seçiminde önemlidir.

Girişimsel Tedaviler:

1. Mukozal Fiksasyon Yöntemeleri:

a) Skleroterapi: Yaklaşık 2 yüzyıl önce tanımlanmış bir hemoroidal hastalık tedavi yöntemidir. Semptomatik prolabe olmayan evre 1-2 internal hemoroidal hastalıkta önerilir.15 Klasik varis tedavisinde kullanılan yöntemden farkı, sklerozan madde venin içerisine değil çevresine bağ dokusu içerisine enjekte edilir.
Anestezi gerektirmez. Birkaç dakika içerisinde güvenle uygulanabilen bir yöntem olmasına karşın periprostatik sempatik sinirlerin enjeksiyon esnasında etkilenmesi erektil disfonksiyona neden olabilir.16Perianal fistül, anal fissür, deri katlantısı (skin tag) gibi bu bölgede görülen yandaş hastalıklarda skleroterapi kontraendikedir.
Ayrıca eksternal hemoroid tedavisinde skleroterapinin yeri yoktur; uygulanması durumunda skar oluşumu ve striktürlere neden olabilir.

b) Lastik Bant Ligasyonu: İlk kez 1963 yılında Barron tarafından tanımlanmış bir yöntem olan RBL; prolabe hemoroid mukozasının bir lastik bant ile sıkıştırılıp iskemi yaratılması esasına dayanır.
Evre 2 ve sınırlı evre 3 vakalarda kullanılan bu yöntem güvenli ve etkilidir.
Tek seansta kaç pakeye bant uygulanabilirliği ve bir pakeye kaç bant uygulanması gerektiği konusunda tartışmalar vardır. Önerimiz bir seansta 2 pakeye, gerekirse en fazla 3 pakeye uygulama yapılması; uygulama sonrası pakede morluk ve şişme oluşmuşsa tek bant, eğer oluşmamışsa üzerine ikinci bandın uygulanması şeklindedir. Komplikasyon oranı %2’den azdır.
Uygulamada en dikkat edilmesi gereken nokta dentate çizgi referansının altına kesinlikle uygulama yapılmamasıdır. Uygulama sonrası ani ağrı olması durumunda bant hemen çıkarılmalıdır. İkinci hatta üçüncü seans tekrar yapılabilir.
Ancak üçüncü seansa rağmen semptomatik olan hastalarda cerrahi hemoroidektomi önerilmelidir.

c) İnfrared koagülasyon, radyofrekans tedavisi, laser uygulamaları ve hemoroidal arter ligasyonu yöntemleri diğer hemoroidektomi dışı tedavi yöntemleri olarak sıralanabilir.

2. Cerrahi yöntem (Hemoroidektomi) Cerrahi tedavi evre 3 ve 4 internal hemoroidal hastalıkta ve external komponent varlığında etkilidir.
a) Milligan-Morgan (Açık) hemoroidektomi
b) Ferguson (Kapalı) hemoroidektomi
c) PPH Stapler hemoroidopeksi  olarak 3 ana grupta toplanabilir.

Son yıllarda özellikle ultracisionR ve ligasureR kullanılarak eksizyon yapılması bir alışkanlık haline gelmesine rağmen, kendi kliniğimize dışardan başvuran; enerji cihazları kullanılarak yapılmış hemoroidektomiler sonrası striktür vakalarında ciddi artış söz konusudur.
Bu durum enerji cihazlarının kullanımı esnasında son derece dikkatli ve özenli olunması, özellikle squamoz epitel yakınlarında bu cihazların yoğun olarak kullanılmaması gereğini vurgulamaktadır. Milligan Morgan yöntemi 1937 yılında tanımlanmış ve Avrupada yaygın kullanılan bir yöntemdir.
Pediküle konulan bir absorbe olabilen sütür bu aşamada bırakılabilir veya mukoza kapatılabilir ancak bu ameliyatın özelliği cildin açık bırakılması üzerinedir.
Ferguson yöntemi ise 1959 yılında tanımlanmış bir yöntem olup Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygın olarak kullanılır. Orijinal yöntemde Ferguson kendi kliniğinde pedikülden başlayan absorbe olabilen sütür materyalinin mukozayı takiben cildi de kapatılması ile tüm insizyon hattının kapatıldığı bir yöntem olarak sunmuştur.

Longo tarafından tanımlanmıştır.
“Procedure for Prolapse Hemorrhoids” yani PPH olarak anılmakta olup sirküler bir staplerın içerine çekilen halka şekilli mukozanın eksizyonunu takiben çepeçevre zımba basılarak mukozanın yukarı asılması ve fiksasyonu esasına dayanır (Resim 6).
Klinik tecrübelerimize göre cerrahi yöntemlerden enerji cihazları ile pakelerin eksizyonunu içeren Milligan-Morgan yöntemi (pedikülden mukozaya devam eden ve cildin açık bırakılması) şeklinde hemoroidektomi en sık uyguladığımız yöntemdir.
İşlem esnasında kronik anal fissür varlığı dışında lateral internal sifinkterotomi uygulanmasının ağrı ve iyileşmeye bir katkısı olmadığını düşünmekteyiz.
Aynı seansta 2 pake; en fazla, yeterli cilt köprüsü bırakılmak kaydıyla 3 pake çıkarılabileceği görüşündeyiz. Çepeçevre mukozal prolapsus aşamasına gelmiş vakalarda eksternal komponentin belirgin olmaması kaydı ile Stapler Hemoroidopeksinin (PPH) uygulanabileceğini belirtmekteyiz.

Daha fazla oku...
Prof. Dr. Ahmet Karamercan Perianal Fistül

Prof. Dr. Ahmet Karamercan – Perianal Fistül Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

Perianal Fistül

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi A.D. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Karamercan Perianal Fistül hakkında bilgi veriyor, soruları cevaplıyor.

Perianal Fistüller halk arasında daha çok bilinen ismiyle Fistül hastalığı yani makat bölgesinin çevresinde bulunan herhangi bir delikten içeriye doğru akıntı gelmesi.
Teknolojinin ve imkanların gelişmesine rağmen Fistül hastalığı halen insanları çok rahatsız eden bir hastalık.

Ülkemizde her 10 kişiden birinde görünebilen bu hastalıkta temel problem başlangıçta önce bir şişlik oluşması, çok ağrılı olan bu şişliğin kendi kendine veya cerrahi olarak halk arasında bilinen deyimiyle patlatılması sonucu iltihabın boşaltılması sonucu gelişir.
Her iltihaptan sonra Fistül olup olmaması hastaların en çok merak ettiği şeylerden birisidir. Yaklaşık yüzde 40 ile 50’si iyi bir Drenaj ve iyi Antibiyotik tedavisinden sonra Fistül oluşmaksızın kapanabilir, ama yüzde 50’ye yakını böyle bir apse boşaldıktan sonra o bölgede Fistül rahatsızlığına yol açar.

Fistül rahatsızlığındaki en önemli problem makat çevresindeki kasların içerip içermemesiyle ilgilidir. Çünkü tedavi esnasında bu kaslara zarar gelmesi büyük abdest veya gaz kaçağına neden olacaktır.

Dolayısıyla ameliyat öncesi Manyetik Rezonans veya Endoanal Ultrasonografi gibi bir yöntemle Fistülle kasların ilişkisinin net olarak ortaya konması ve Fistülün haritalana bilmesi tedavinin başarısını direkt olarak etkileyen faktördür.
Tedavisinde gevşek veya kesici dediğimiz Seton, yani lastik uygulamaları en sık kullandığımız yöntemler, bunun dışında lazer uygulaması veya Fibroblast dediğimiz bir ipin ucuna takılmış özel bir aparatın Fistül Trakt‘ından geçirilmesi ve içinin kazındıktan sonra iyileşmeye bırakılması veya Fistül Trakt’ının kenarlarından gevşetilip iki tarafının bağlandıktan sonra orta parçasının çıkarılması ve bu sayede kaslara zarar verilmemeye çalışılması tamamen hastaya özel tedavi seçenekleri.

Fistül ile ilgili söylenmesi gerekenler veya akılda tutulması gereken en önemli nokta, atak olduktan hemen sonra teşhisin konulması gerekirse MR ve Ultrasonografi‘nin çekilmesi ve hastanın biran önce tedaviye kendini hazırlaması.

Sorularınız için;
Soru Sor

Daha fazla oku...
Prof. Dr. Ahmet Karamercan Kıl Dönmesi

Prof. Dr. Ahmet Karamercan – Kıl Dönmesi Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

Kıl Dönmesi

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi A.D. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Karamercan Kıl Dönmesi hakkında bilgi veriyor, soruları cevaplıyor.

Kıl dönmesi özellikle genç erkek yaş grubunda sık görünen bir problem bayanlarda da görünen bir problem olmasına rağmen kıl dönmesi ismindende anlaşılacağı üzere kıllı insanlarda daha fazla görünür.
Kuyruk sokumu, göbek bölgesi ve koltuk altı kıl dönmesinin görülebileceği yerlerdir. En sık görüldüğü bölge olan kuyruk sokumundaki kıl dönmesinin tedavisi geçmiş dönemde hakikaten ürkütücü ve zordu.

Oyularak o bölge çıkartılır ve kendi kendine iyileşmeye bırakılırdı. Aylarca süren tedaviler ve aylarca süren akıntılarla birlikte giden tedavi yöntemleri artık terk edildi.
Özellikle sinüs miktarı fazla ise hastalığın orijinal Latince ismi Pilonidal Sinüs, bu sinüs rahatsızlığında birden fazla sinüs var ve uzarsa sinüsler birbirine tekrarlayan çok ataklar olmuş ve o bölgede bir hasarlanma meydana gelmişse, o zaman herhangi bir kalça tarafından o bölgeye doku nakli yapılması en sık uygulanan yöntemlerden biridir.
Dokunun üst üste kaydırılması anlamına gelen Cleft Lift yöntemi diğer bir ameliyat yöntemidir.
Ameliyat dışı tedaviler özellikle, hastaya anestezi gereksinimi olmadan bir tedavi şansı sunması açısından çok değerli.

Mikro Sinüsektomi dediğimiz yöntemde sinüslerin çıkartılarak tedavisi lazerle Ablasyon denilen tedavide o bölge sinüslerin içersinin lazer flaplarıyla yakılması ve daha sıklıkla kullanılan fenol uygulaması yani sinüs ağızlarının bir miktar genişletildikten sonra içerisine fenol adı verilen yakıcı bir maddenin konularak hastanın hissetmeyeceği düzeyde ağrı ile bu işin çözülmesi en pratik yöntemler.
Fenol Mikro Sinüsektomi veya lazer yönteminin özelliği hastaya herhangi bir yatış gereksinimi olmadan veya ameliyathaneye girilmesini gerektirmeden poliklinik ortamında çözülerek bir iki saat içerisinde hastanın tekrar günlük yaşantısına hatta işine dönebilmesine imkan verebilmesi.
Tekrar riski olmasına rağmen, ameliyat gibi uzun ve kompleks bir prosedür olmaması sebebiyle tekrar tekrar yapılabilecek tedavilerin sonucunda eğer gerekli ve düzgün uygulama yapılırsa bir kaç seansta problemin çözülebilmesi ve yüz güldürücü sonuçlar alınması mümkün.

Tedavi edilmediği takdirde ne olacağı hastaların en çok merak ettiği konu. Tedavi edilmemesi Fistül sayısının yani o bölgede Sinüs sayısının artmasıyla sonuçlanmakta dolayısıyla çok tercih edilebilecek bir yöntem değil.
Özellikle Fenol ile yakılma tedavisi hemen Outpatient dediğimiz poliklinikte yapılacak bir tedavi yöntemi.

Sorularınız için;
Soru Sor

Daha fazla oku...